![]()
![]()
Peygamberimiz seferler de yükseğe çıkarken tekbir getirir, aşağıya doğru inerken rabbini tesbih ederdi. Ne kadar muhteşem bir uygulama. Bu uygulamanın sosyal hayatımıza bakan yüzlerce hikmeti var dostlar. İmtihan yeri olan bu dünyada hepimizin hayatı iniş ve çıkışlarla dolu. Yükselirken zenginlerken, akademik kariyer basamaklarını çıkarken, makam ve mevkilere kavuşurken, mal ve evlat sahibi olurken ; kısaca yeryüzünde insanın gururunu okşayan ne kadar yükseklik vasıtası varsa onlara sahip olunca sünneti seniyye gereği tekbir getireceksin. Yani bu dünya imkanlarına sahip olduğunda nefsine bir gurur ve kibir gelmemesi için “Allah en büyük” diyeceksin.”Allah her şeyden daha büyük”. Çünkü nefs ve şeytan koalisyonu insanı birkaç dünya nimetine sahip olunca “küçük dağları ben yarattım” havasına sürükleyebilir. Bu gün toplumda örneklerini görüyoruz. Daha dün beraber olduğumuz insanlar dünyanın kısacık makam, mevki ,şan, şöhret ,para,araba v.b. süslerine sahip olduklarında değişiyorlar.Uçuyorlar. Oysa uçmak kolay ,inmek zordur.Halbuki dünyada bize verilen her imkan bir deneme aracıdır.Bir test vasıtasıdır.Bu testleri çoğu zaman insanlar kaybediyorlar. İnerken de yani sahip olduğumuz imkanları ,makamı, mevkiyi, parayı, şöhreti v.b. kaybederken de Allah’ı tesbih etmek. Yani mal, mülk, dost, şöhret bunları kaybetsen de “Rabbin seninle beraber unutma,onu tesbih ettiğin sürece” , her şey seni terk etse de tesbih ettiğin sürece Rabbin seni terk etmeyecek. Bu uygulama ibadetlerin fihristesi namazda da kendini gösterir.En yüksekte kıyamda olduğumuzda tekbir getiririz, ruku ve secdelere tesbihle ineriz ve rabbimize en yakın olduğumuz anı, secdeyi tesbihle geçiririz.Burdan hareket edersek iniş çıkıştan bizi rabbimize daha fazla yaklaştırır.
Daha güzeli ,en güzeli kendimizi bir yolcu , dünyayı bir han olarak görebilmek.İnişin çıkıştan hiçbir farkının olmadığını tekbir ve tesbihin aynı zata olduğunu ; hatta belki de tesbihin tekbirden o zatı daha fazla memnun ettiğini bilebilmek.
Hayatını yukarıda saydığımız esaslar çerçevesinde yaşamış olan Bediüzzaman’ın sözleriyle yazımı tamamlıyorum:
İ'lem eyyühe'l-aziz! (Bil ki ey aziz ) Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan (işlerinden) kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
Rabbim hayatımızdaki iniş ve çıkışları hakkımızda hayırlı kılsın. Amin.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Dünyadan çekinmenizi tavsiye ederim; çünkü orası çadırın söküleceği yerdir; suyuna, otuna kapılıp oturulacak yer değildir. Aldanış sebepleriyle bezenmiştir, süsüyle aldatmıştır. Bir evdir ki Rabbinin katında horlanmıştır. Helâli haramına, hayrı şerrine katılmıştır. Yaşayışı ölümledir, tatlılığı acılıkla. Yüce Allah, dostlarına arı-duru etmemiştir onu; düşmanlarından da sakınmamıştır onu. Hayrı azdır, şerri çok. Ondan toplanan biter; devleti tez alınır gider; onu onaran harap eder. Ne hayır var o evde ki yapısı çöküp gidecek, ne fayda umulur o ömürden ki yenilen -içilen şeyler gibi eriyip bitecek; ne bereket aranır o yolculuktan ki sonu gelecek; konulacak yere varılıp ulaşılacak.
Sizinse ecellerinizi anmanız yitip gitmiş, yalan istekler sizi kavrayıp kaplamış; dünya, âhiretten fazla sizi avucuna almış; tez elde edilen dünya nimeti, zamanla elde edilecek âhiret nimetini gönüllerinizden çıkarmış. Siz Allah dininde kardeşlersiniz; fakat sizi birbirinizden ancak üzerlerinizdeki pislik, gönüllerinizdeki kötülük ayırdı, aranıza ayrılık saldı; birbirinize yardım etmiyorsunuz, birbirinize öğüt vermiyorsunuz, birbirinize ihsanda bulunmuyorsunuz, birbirinizi sevmiyorsunuz, sevişmiyorsunuz. Ne oluyor size de, dünyada elde ettiğiniz az bir şey sizi ferahlandırıyor, âhiretten yitirdiğiniz çok çok lütuflar, sizi hüzne salmıyor?
Dünyadan yitirdiğiniz az, ehemmiyetsiz şeyler, sizi ıstıraba atıyor; belirtisi yüzlerinizde görünüyor, sabrınızın azlığından beliriyor; elinizden çıkana dayanamadığınız anlaşılıyor. Sanki dünya, durup kalacağınız durağınızmış, malı-mülkü de sanki hep elinizde kalacakmış, yitip gitmeyecekmiş. O da ayıbını yüzüne karşı söyler diye korkuyorsunuz da hiç biriniz, kardeşinin ayıbını yüzüne karşı söylemiyor, ona öğüt vermiyor. Bir müddet sonra gelip çatacak âhireti terk etmeyi, elinize hemen geçecek dünya sevgisine katıp onu bulandırdınız; din sözü yalnız ağzınızda, sanki onu bir kerecik tattınız. Sanki her biriniz işini görmüş, bitirmiş, efendisinin razılığını elde etmiş.
KIZILDERİLİ YAŞLIDAN TEK KELİMELİK HAYAT DERSİ.
Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:
"İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş.
Kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü , kibri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor.
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor."
Gençlerden biri "hangi kurt kazanacak?" diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor:
"Beslediğiniz"
BU GÜNÜN SÖZLERİ
""Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır… Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur… Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur… Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır… Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur"….. Goethe"
Bir şeyin fiyatını bilmek ayrı, değerini bilmek ayrıdır.
Arkanda düşman olduğunu bilirsen önündeki düşmanla savaşamazsın.
Zayıfların ümitleri,güçlüklerin iradeleri vardır.
Yakındakileri mutlu et, uzaktakiler gelecektir.
Küçük işleri iyi yapmak büyük işleri daha iyi yapmaya giden yoldur.Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir bayram daha geçti. Ülkemizde havanında güzel olmasıyla bayram, “bayram” olarak değerlendirildi çoğu insanımız tarafından.
Bayram ertesi üzerinde durmamız gereken konularda var elbette. Bunlardan birisi trafik kazaları olduğu gibi diğeri de ülkemizde yaşam ortalamasının yükselmesiyle birlikte (erkekler 69, bayanlar 74) gittikçe sayıları artan yaşlılarımızın durumu.
"Ubasute" antik dönemde Japonya'nın kuzeyinde var olduğu söylenen bir gelenek. Kelime Japoncada "yaşlı kadını terk etmek" anlamına geliyor. Bu geleneğe göre; artık yatalak olan veya iyileşemeyecek derecede hasta olan anne-babalar evlatları tarafından uzak bir dağ başına veya ıssız bir yere terk ediliyor.
Yaşlı ana-baba birkaç gün içinde soğuktan, açlıktan veya vahşi hayvanların saldırısından ölüyor. Böylece çocuklarına yük olmaktan kurtuluyorlar. Kodansha Japon Ansiklopedisi'ne göre 'ubasute'nin yaygın bir gelenek olduğu ve gerçekten tatbik edildiği kuşkulu. Geçtiğimiz yaz Japonya ziyaretimde ortak araştırmacı olarak birlikte çalıştığımız Profesör Takeshi Tsunoda, kadim Japonya'nın bazı kuzey bölgelerinde ubasutenin tatbik edildiğini söyledi. Gerçek ya da efsane olsun bu gelenek Japon folkloründe ve edebiyatında yer etmiş durumda. Bir Budist destanında, oğlunun sırtında dağa götürülen yaşlı anne, kollarını açarak küçük dalları koparır ve onları arkasına serpiştirir. Oğlunun geri dönüş yolunu bunları izleyerek bulması için.
İlk bakışta zannedersem hepimiz ubasute geleneğini hunharca ve insanlık dışı olarak niteleyebiliriz.Lakin günümüz modern insanının ubasuteyi değişik şekillerde uyguladığını söyleyebiliriz. Ötanazi bunun yasal hale dönüşmüş şekli. Bundan daha acıklısını ise, ister evlerinde isterse huzurevlerinde olsun, kendi hallerine terk edilen yaşlı ana-babaların durumu ortaya koyuyor. 1990'lı yılların başında İngiltere'de doktora yaparken, hem İngiliz toplumunu tanımak hem de beğendiğim İngiliz romancı Thomas Hardy'nin izini sürmek için, Noel tatilinde Dorset'te bir aileye konuk olmuştum. Noel, yaşlı ana-baba için biricik kızları ve oğulları ile buluşma anlamını taşıyordu. Lakin gelmedikleri gibi telefon bile etmemişlerdi. Sadece kuru bir Noel kartı gelmişti. Onların ne kadar üzüldüklerine buruklukla tanık olmuştum. Hâlâ 'İyi ki sen geldin!' sözleri kulaklarımda. Yine aynı yıllarda, ikindi vakitlerinde şehrin yeşil sokaklarında dolaşırken, güzel bahçeli huzurevlerinin perdesi açık pencerelerinden dışarı bakan yaşlı insanları hatırlıyorum. Loş ışıklı odalardan ifadesiz yüzlerinin feri kaçmış gözleriyle pencereden dışarıya fırlattıkları boş bakışlar tahayyülümden gitmiyor. O insanların çoğu için hayatın anlamı senede bir kere evlatlarının Noel dolayısıyla kendilerini ziyaret etmesini beklemekti. Ancak o zaman şefkat ve his dolu bakışlar görürdüm. Ama o zamanlarda bile ifadesiz yüzlerle boş bakışlarını camın dışına taşıranlar olurdu. Belli ki onları kimse ziyaret etmemişti. Belki de etmeyecekti ve bu ölüme kadar sürecekti. Yani aslında onlar huzurevlerinde ölmeye terk edilmişti. Tıpkı Japon ubasute geleneğinde olduğu gibi. Yalnız iki fark vardı. Birincisi ıssız ve soğuk bir dağ başında değillerdi, çok daha konforlu bir ortamdaydılar. İkincisi ise birkaç gün içinde ölmeyeceklerdi. Lakin aynı kadim dönem Japon yaşlıları gibi bu modern dönem İngiliz yaşlıları da ölümü bekliyorlardı. Yalnız, şefkatsiz bir bekleyiş. Üstelik ölüm bekleyişi modern dönem İngiliz yaşlıları için eski Japonlar gibi birkaç günlük değil, yıllara uzanan bir bekleyişti. (Prof.Dr.A. Nuri Yurdusev)
Yaşlılık bir final dostlar.Genç olarak ölmek istemediğimize göre herkesin yaşamak istediği bir final. Yaşlılık aynı zamanda bir hasat mevsimi. Hani tarlaya ürünü ekersiniz,sularsınız emek verirsiniz ve ürünü sabırsızlıkla beklersiniz ya işte O dur yaşlılık.Her kemal ve Cemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister ya , işte bu eylemin en güzel zamanıdır yaşlılık.Şiirde mahlasınızın da zikredildiği en güzel son dörtlüktür yaşlılık.
Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı ? (36/68) Yani yaşlılık hepimizin muhakkak surette uğramak istediğimiz ve uğrayacağımız bir istasyon, muhakkak yaşamak istediğimiz bir süreç, tatmak istediğimiz bir hayat dilimi. O yaşlılığı konforlu, zevkli, tatlı bir hale getirmek bizim elimizde.Yaşlılarımıza nasıl davranıyorsak bize de öyle davranılacağı milyonlarca tecrübelerle kanıtlanmış bir hakikat.
Başbakanlık Aile Araştırmaları Genel Müdürü Doç. Dr. Ayşen GÜRCAN çocuk,yaşlı ve aile ilgili şu tespitleri yapıyor: “Kültürü sadece değerlerde bulamayız. Kültür önce metadan başlar, dile girdiğinde yerleşmiş demektir. ‘Genç odası’ mobilyasını dünyada ilk biz ürettik. Dünya şu an hızlı bir şekilde buna yöneldi. Ailenin çözülmesini hızlandırdı bu sektör. Günümüzde yaşam unsurunu belirleyen yaşlılar değil çocuklar olmaya başladı. Pederşahi’den veledşahi’ye geçiş yaşandı. Ben anneannemle yaşadım ve onun odasında tarih vardı. Bizim hiç odamız olmadı. Şimdi kent yaşamına girdiğiniz andan itibaren bir yaşlı odası tanımı yok. Hatta TOKİ yaptığı evlerde buraları yatak odası 1, yatak odası 2 diye tanımlıyor. Çocuğu merkeze alan yaşam biçiminin riskleri vardır. Yaşlıda bir tecrübe ve edinim varken bunu çocuğa bırakırsanız yerini doyumsuz istekler alır. Çocukerkil ailelerde ebeveynler çocukları için büyük fedakârlık gösteriyorlar; ama ilişki biçimleri, geleceğe yönelik beklentileri ve mutlulukları da risk altına giriyor. Kendi başına odada büyüyen çocuk ileride aile kurmaya kalktığında aileye dönük sorgulamalara başlıyor. Geç evlenmeler, evlenmeme talepleri artıyor. Ya da evlense bile en küçük sorunda boşanma yolunu seçiyor. Çocuklarımıza bir aile ağı içinden çıkartıp, hatta onları başköşeye koyup, onlara bir mülkiyet alanı açarak üzerimizdeki yüklerinden kurtulmak adına yapayalnız odalarında bırakmak, onları dış unsurların etkisine bırakıvermek anlamı taşır. Oysa ailede “yük olmak” değil, “yükü almak” esastır.Genç odalarını kaldıramıyorsak, kapılarını kaldıralım. ‘Girilmez’ yazısı filan da yazılıyor bir de… Bilgisayar, cep telefonu, televizyon gibi bireysel kullanım, mülkiyet imkânı veren teknolojiyi odadan çıkartmak lazım. Kesinlikle ortak kullanım gerekiyor. Şimdi çocuğumuza cep telefonuna kaçta mesaj geldiğinden haberimiz yok. Ok yaydan çıktı. Saçını süpürge etmek, onun her istediğini yapmak değildir. Ebeveynlerin çocuğuyla arkadaşlığı olayı kabul edilmeyecek bir şeydir. Çocuğun başka arkadaşı vardır. Çocuğun asıl anne babaya ihtiyacı vardır. Çocuğa odaklanan her şey aileyi sıkıntıya itecektir. Hele tek çocuklu ailelerde bu risk daha fazladır. Bizim aile yapımız, üç jenerasyon bir arada otursa bile hiçbir zaman geniş bir aile olmadı. Türk evlerine gidin her bir oda bir hanedir. Network’ü çok kuvvetli bir aile yapımız var. Bu yüzden güçlüyüz.Kültürü dilde buluruz. Türk dilindeki aile isimlendirmelerini dokuz dil ile karşılaştırdık. Bizde 41 isim çıktı. Bunun 23’ü tamamen network’e ait isimler: Baldız, görümce, bacanak, enişte, elti… Bunun diğer dillerde karşılığı yok. Bilginin ismi varsa oturmuş demektir. Diğer dillerde ‘kardeşimin kocası’ şeklinde sıfat olarak geçiyor.Düşünsenize, torununuzun ne dayısı ne teyzesi olacak. Evlendiği kişi de tek çocuksa, o torunun halası ve amcası da olmayacak. En kötüsü senin cenazende kime sarılacak? Şimdi birçok arkadaşım kuzenini kardeş yapmaya çalışıyor. Tek çocuğu büyük bir evcilik oyunu gibi görüyorum. Tek çocuğun yetişme koşullarında onların sosyal becerileri maalesef gelişmiyor. “
NEDEN EVLERİMİZDE YAŞLI ODASI YOK ?
Bu anlamda yaşlılarımızın bugünkü sosyal hayatta ev içerisindeki konumu irdelenmeye değer. Niçin evlerimizde “çocuk odası” var da “ yaşlı odası” yok. Koyu renklerin hakim olduğu tv si,büro tipi buzdolabı,duşu,lavabosu ile niçin yaşlılarımıza ait özel yaşam alanları oluşturmuyoruz.Dilediğinde bizimle zamanını paylaşacağı dilediğinde odasına çekilip kafasını,kendisini dinleyebileceği odaları niçin olmasın.Çünkü onların zaman planlaması,tv tercihleri,müzik zevkleri,beslenme alışkanlıkları bizimkilerle tamamen örtüşmüyor.Aynı mekanda ama herkesin rahat edebileceği birbirini rahatsız etmeyeceği alanlar oluşturulabilir.
Evlerimizde yaşlı odası oluşturursak huzurevinden evlere geri dönüşün başlayacağını ve huzurevlerinin hızla kapanacağını söyleyebilirim.
PEDERŞAHİ AİLEDEN VELEDŞAHİ AİLEYE
Türk toplumu pederşahi aile geleneğine sahipti.Yani aile büyüğe göre şekillenir.Öncelikler büyüklerden başlardı.Günümüzde bu yerini veledşahi diyebileceğimiz aile modeline terk ediyor.Bu gün şehirlerde çekirdek ailelerde şey çocuk eksenli,çocuk merkezli.Tüm aile çocuğun durumuna göre şekilleniyor.
Churcil der ki :”Ne kadar geriyi görebilirseniz,o kadar ileriyi görürsünüz.”Geçmişe saygımız ,yaşlıya saygımız kendimize saygımız,geleceğimize saygımızdır.Bir Arap Şair “Dostlardan ayrılık olmasaydı ölüm yol bulup bize gelemezdi” der.Dost o kadar önemlidir.
HUZUREVLERİ GERİ DÖNÜŞÜM KUTUSU OLARAK GÖRÜLMEMELİ
2 yıldan fazla Konya Huzurevinde idarecilik yaptım. 300 civarında yaşlımız vardı. Bu sürede edindiğim tecrübelerin neticesi olarak, bütün iletişim vasıtalarını kullanarak şunu haykırmak istiyorum: Huzurevlerini bir geri dönüşüm kutusu olarak görmeyin. Kabrin bir önceki istasyonu olarak görmeyin. Burasını bir fizik tedavi merkezi olarak,bir hastane olarak görün.Siz hastane yatırdığınız hastanızı ziyaret etmez misiniz. Onu hastaneye yatırdıktan sonra Hastane yetkililerinin arayıp “efendim hastanız taburcu oldu ya da hastanız ex (öldü) oldu.gelin alın “ demesini mi beklersiniz.Asla,gitmeden telefon açıp bir isteğinin olup olmadığını sorarsınız, çiçeğinizi elinize alırsınız ve düzenli olarak ziyaret edersiniz.Peki hastanede yatan yakınınız için gösterdiğiniz bu hassasiyeti niçin huzurevinde kalan yakınınız için göstermiyorsunuz. Ben 10 yıl sağlık kuruluşlarında 11 yıl da Sosyal Hizmetlerde çalışan birisi olarak söylüyorum.Huzurevinde ,Yuvada,Yurtta kalan kişilerin yakınlarınca ziyaret edilmesi hastanelerden çok daha önemli. Biz gelin bizim vazifelerimize yardımcı olun demiyoruz. Sadece arada ziyaret edip “biz sizi unutmadık” mesajını onlara verin diyoruz. Bu mesajın onlar için ne kadar kıymetli olduğunu bilemezsiniz. Aslında bu mesajı onlara vermenin size de neler kazandıracağını da bilemezsiniz.Bilseniz eminim ki ben bu yazıya bu yaşlı yakınları da fazla huzurevine gelip gidiyor,yaşlılarımız bu yoğunluktan rahatsız diye yazardım.Huzurevimizde en sıkıntılı yaşlılarımız ziyaret edebilecek yakınları olup ta ziyaret edilmeyen yaşlılar.Ziyaret edecek kimsesi olmayan yaşlılarda sıkıntı yok .Onlar hayatlarından memnun.Çünkü beklentileri yok.Ama diğerleri gözleri sürekli yolda,kulakları sürekli telefonda.Bu söylediklerimiz yaşlıların yakınları ile ilgili.Bilakis sivil toplum kuruluşlarınca ve toplumun değişik kesimlerince yapılan ziyaretlerden memnunuz.
Hani bir söz var ya “Merdivenlerden inerken herkese selam ver,inerken onlar seni bekliyor olacak.” Evet gençlik,orta yaş dönemleri bir çıkış.Ama bu merdivenlerin inişinin olduğunu da unutmayalım.Fakat bana göre belki de en güzeli “insan yapacak işi kalmadığında yaşlanmıştır.Önünde yapacak işi olan ve işini yapan insan asla yaşlanmaz “ gerçeğiyle hayattan kopmadan son ana kadar sevgiyle,inançla,haysiyetle,iyimserlikle,umutla genç ve dinç yaşamak en güzeli.Yaşlının birisi zaman geçtikçe ibadetlerde, çalışmalarında gayretini daha çok artırıyormuş.Çevresindekiler ona demişler:”sen yaşlandın çok hareketlisin ,istersen biraz hızını azalt.” Yaşlı onlara ” evladım ömür bir maraton koşusuna benzer. Siz hiç yarışın sonuna yaklaşan yarışçının yavaşladığını gördünüz mü ? diye cevap vermiş.Yaşlılık bizim inancımıza göre tam bir final.Allahın duasına ayrı bir önem verdiği nazik ve nazenin bir ruha sahip olan ihtiyarlar bu dönemi ahirete hazırlık cihetinde çok iyi değerlendirebilirler.
Tabii hepsinden önemlisi aile. İnsanın sosyal hayatta küçük bir cenneti olan aile aynı zamanda toplumun en önemli sigortası.Aile muhafaza edilebilirse hem yaşlı,hem kadın,hem erkek ,hem çocuk belki de bunlarla ilgili bugün yaşanan olumsuzlukların büyük oranda ortadan kaldırılabileceği kanaatindeyim.Bir ailenin dağılmasının toplumun bünyesinde bir tümör kadar zararlı olduğunu tüm bünyeyi rahatsız edip ölüme sürüklediğini bir sosyal hizmetler çalışanı olarak söyleyebilirim.
Gelin bütün kainata yetebilecek , bütün kainatı kapsayabilecek olan muhabbet kabiliyetimizi kullanalım.Çünkü sevgiler paylaşıldıkça artar,hüzünler paylaşıldıkça azalır.Ve bu muhabbet tüm problemlerimizi çözer,tüm sıkıntılarımızı izale eder .O zaman fertte ailede,çocukta ,gençte,yaşlıda toplumda hak ettiği saygı ve sevgi atmosferinde mutluluğu yakalar.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Deniz kenarına oturmuş, gözlerini de ilerdeki bir noktaya dikmişti.
Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı! Dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım! Dedi.
Ama şimdi adım bile atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme! Dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir! Dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.
Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.
O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.
Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın aniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşamüstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü.
Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.
Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir! Dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rastgele" derlerdi.
Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.
Çocuğun yanaklarını okşarken:
- Dua ha! Diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.
Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu.
Başını ağır ağır sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim! Diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.
Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez! Dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da...
Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok! Dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?
SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?
BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE...
DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.
BİTER DİYE KORKMAYIN, İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN...
ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...
(Dr. Semin GÜLER’e teşekkürler )
Mevlana oğluna der ki:
Bahaeddin!
eğer daima cennette olmak istersen,
herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol! İğne gibi olma!
Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen,
Fena söyleyici!
Fena öğretici!
Fena düşünceli olma!
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun.
İşte o sevinç Cennetin ta kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, daima üzüntü içinde olursun.
İşte bu gam da cehennemin ta kendisidir.
Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi çiçeklenir,
gül ve fesleğenlerle dolar.
Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar,
canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar,
içlerindeki karakteri dışarı vurdular.
Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu,
hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular."
Düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istersen,
kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle, o düşman senin dostun olur;
Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.
Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür.
Allah(CC) buyurdu ki:
Ey kullar,
kalbinizde arınma olması için beni pek çok anmaktan geri durmayın.
Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa,
Allah'ın nurunun parlaklığı da kalpte o nispette fazla olur.
Nitekim ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa,
o kadar ekmek alır, soğuk olunca ekmek almaz.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hayatta insanın sahip olduğu, olacağı ve miras bırakacağı en büyük servet dürüstlüktür, eminliktir.
Kainatın aktığı tarafa akmaktır, dürüstlük.
Alemdeki çarklara paralel, onlarla birlikte aynı yönde dönmektir.
Değişmeyen ve kıyamete kadar değişmeyecek “sünnetullah” ın gereğini yapmaktır.
Bir ebeveynin çocuğuna vereceği en önemli eğitim konusudur.
Nifaktan uzak olmanın en büyük ölçüsüdür.
Güzel ahlakın temelidir.
Başarının anahtarıdır.
Kalitenin olmazsa-olmazıdır.
Yaratana imanın en güzel, en somut cevabıdır.
İnanırlılığın gereğidir.
İnsanı insan yapan aklın, kalbin emridir.
Her gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıktığı tarihin bize vasiyetidir.
En büyük peygambere tek başına sermaye olacak kadar büyük bir hakikattir “eminlik.
Ticaret , siyaset, eğitim, spor , memuriyet ne iş yaparsan yap , muhtaç olduğun en büyük kudret dürüstlüktür.
Bu gün teknolojinin gelişmesiyle “yalancının mumu öğleye kadar bile yanmıyor” dostlar.
Gerçekler bir füze hızında ortaya çıkıyor.
Altına gerçekleri süpürebileceğiniz özellikte halı artık üretilmiyor.
Bakteri tutmayan sergiler var artık.
Onun için insanlar her zamankinden daha dürüst, daha doğru sözlü olmak zorunda.
Hem dünya hem de ahret için.
Hem sözde hem hareketlerimizde dürüst olmak zorundayız.
Hayat filmimiz her yönden görüntü alan kameralarla çekiliyor.
Senaryoyu biz yazıyoruz.
Film kalitesinin en önemli şartı dürüstlük.
O halde Peygamberi “ihtiyarlatan “ ve bize de hitap eden en önemli emirle bitirelim yazımızı:
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud 112
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı